Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan 10marifet.org'da: "Dekoratif işler"

deborahhh köşesi

Arkadaşlar internette bayaa dolaştım ama sağlıklı bir veriye ulaşamadım. İç mimari bölümünün güzel sanatlar fakültesinde olduğunu biliyorum ancak özel yetenek sınavıyla mı alıyor? Yoksa ÖSS puanıyla mı? Bir de hangi okullarda olduğunu tam olarak bileniniz var mı? İlginiz için şimdiden teşekkür ederim

Spacer
Spacer
 | 16 yorum var 
 | 23 Temmuz 2006 07:22 

Bir gün kocaman bir torbayla girdi eve. İçi rengarenk yünlerle doluydu. “Mert ne yapacaksın bunca yünü? Yoksa son paramızı da buna mı harcadın?” “Kızım tek ben değil, ikimiz yapacağız. Yatırım bu yatırım. Çanta işleyip satacağız. Annem Antalya’da yapıyor. Deli gibi satıyor. “ “Sen nasıl örmeyi düşünüyorsun? Yine bütün saçma projelerde olduğu gibi bu da benim yorulmamla son bulacak değil mi? Ekmek almadın mı? Salça da alacaktın?” “Yaa ne ekmeği, ne salçası? Bütün parayı bunlara yatırdım. Bak şiş de var, tığ da, hangisi kolayına gelirse...” “Yaşasın, artık Felix gibi yaşayacağız, bütün gün bu yumaklarla oynarız, gece de çöp konteynırlarını kurcalar yiyecek buluruz.” “Saçmalama da işlemeye başla, bak ilk sattıklarımızın parasıyla pizza ısmarlayacağım sana.” “Siparişimiz birkaç gün gecikecek muhtemelen.” Bir haftaya yakın geceli gündüzlü çanta ördük. Yanlış hatırlamıyorsam yirmi yedi tane olmuştu. O yıllarda örgü çanta daha çok moda değildi, yani aslında iyi işti. Yaptıklarımıza da talep vardı. Ama biz satmayı bilemedik. “Pazarcı Mafyası” denilen bir müessese varmış. Bizi barındırmadılar. Haliyle battık. Pizza da yiyemedik. Elimizdeki çantaları da bütün arkadaşlara, birer ikişer hediye ettik. Yıllar oldu hala ara-sıra kullananlar var.
Bir gün de elinde kocaman bir resim defteri, kalem traş, silgi, envai çeşit kurşun kalemle geldi. İlk tanıştığımız sıralarda kantinde karaladığım bir figür vardı. Aslında figür denir mi bilmiyorum. Sigarayı tutan sol elimi çizmiştim kağıda. Mert Efendi buruşturup attığım o kağıdı düzeltip, dosyasına yerleştirmişti. O gün benim çizimlerimin birer yetenek abidesi olduğuna kanaat getirmiş. Bu alışverişin nedeni de oymuş. Ben çizecek mişim, o da annesinin evin her yanına doldurduğu çerçeveleri boyayıp benim çizimlerimi yerleştirecekmiş. Sonra mı? Tabii ki satacağız... Birkaç gün sonra benim ezberimdeki birkaç çizgi dışında yeteneğimin olmadığını anlayan Mert bu berbat projesini savunmayı bırakıp kendini at yarışlarına vermişti. Sadece ekrandan takip ediyor, öğrenmeye çalışıyordu. Ben de birkaç haftalık alışkanlıkla elimde yünler Mert’e harıl harıl kazak örmeye uğraşıyordum. En azından bu ördüğüm işe yarayacaktı. Gerçi çok bilen Mert Bey boğazlı kazak için yakayı çok erken kestiğimi söylediğinde onu dinlememiştim. İyi ki dinlememişim. Yoksa yerleri temizlemek için bir de pas pas seti falan almak zorunda kalacaktık. Mert atları sıkı takip ediyor hatta isimlerini bile neredeyse ezbere biliyordu artık. Bana soruyordu “Sence bu yarışı kim alacak?” İsimlere şöyle bir göz gezdirip sallıyordum ben de “Hıımmmm...Karahanlı, yok yok, Safiye Sultan!” Mert sen ne anlarsın dercesine bir bakış fırlattıktan sonra “Ne Safiye Sultan mı? Hahah eşşek o be eşşek!...” Bizim eşşek sürpriz yaptı. Birinci geldi. Kimse beklemediği içinde bahislerde çok yüksek meblağlar dönmüş. Ama ben eşşekleri tutturmakta fena ustalaşmıştım. İmkansız denilen yarışları biliyordum. Kemal Sunal “Atla Gel Şaban” ... Artık evin gündelik konusu bu olmaya başlamıştı. Hatta bulaşık yıkarken bile (ki o sıralar pek fazla yiyeceğimiz olmadığı için çok da az bulaşığımız olurdu, ki ne güzeldi) şiki şiki babaaa diye şarkılar söylüyordum. Mert artık paralı bahisler oynayabileceğimiz sonucuna varmıştı. İlk bahsimiz tam bir fiyaskoydu, İkincisi daha beter. Sonra şans oyunlarına kaldıysak bari piyango alalım en azından bütün gün TRT-3’e rating kazandırmayız diye bir karara vardık. Bu sırada faturalar birikiyor, ev sahibi her gün telefon açıp hal-hatır(?) soruyordu. Bakkalın çırağıyla da çok samimi olmuştuk. Hani “ustan yoksa bize bir ekmek, iki paket makarna, deftere yaz, ne ustan mı var? Yanlış numaraymış deyip usulca telefonu kapat ve bizi unut!” Gözüm sık sık Mert’in gitarına takılır olmuştu. Evde para edecek tek varlık oydu. Ama oda ekmek kapısıydı, yani iş bekliyordu. Bir gün biri Mert’e telefon açacak “Ağbi Bilmem Ne Bar müzisyen arıyor, koş” diyecekti. Günler olmuştu. O telefon gelmemişti. Ben gitarın satılmasıyla elimize geçecek paranın bize üç ay yeteceğini, o zamana kadar da yapacak bir şeyler bulacağımızı hesaplıyordum. Tabii bunlar gizli hesaplardı. Bilseydi Mert’in beni öldürmesi an meselesiydi. Elini kana buladığına değer miydi? Bir gün o telefon geldi. İnanamadık. İyi ki o gün geldi. Çünkü ertesi gün telefonumuz dışardan aramalara da kapalıydı artık. Mert telefonu kapattı ve “Muhteşem İkili” dizisi özentiliğimiz depreşti. Hemen bir “mutluluk dansı” patlattık. Ama Mert şarkı söylemeyeli aylar oluyordu. Biraz da Kral T.V. ‘nin ratingini yükselttik. At yarışı, hipodrom görüntüleri, bahisler.... Bu sesleri özleyeceğimi nereden bilebilirdim ki? Şimdi devir “arabesk- fantezi” idi. Bu ne demekse? “Aaa Gülben Ergen şarkı mı söylüyormuş? Ama niye abayı demiyor da habayı diyor?” “Öff be kızım,eleştirme de ezberlemeye bak.” “Allah Allah! Ben niye ezberliyor muşum? Ben çıkmam sahneye falan” “Tamam görünce söylerim. Salak arkada kim vokal yapacak bana? “Bana ne be? Eskiden ben mi vokal yapıyordum sana?” “Gerzek! Artık tek başına gitar çalan yakışıklı çocuk devri kapandı, geride vokal lazım, tabii ki bayan!” “Sensin gerzek! Ayrıca “Yakışıklı Çocuk” konusuna da sonra geleceğim. O zaman boy band kuralım, şöyle boy boy fena mı?” “Iyyy, espri de yaptı. Ya Cuma gecesi işe başlayacağız, bizim hatun hala İstiklal Marşından başka Türkçe şarkı bilmiyor. O kıytırık barda da millete Cranberries söylersin değil mi Dolares’im benim!” “Aman iyi be.. Şu faturalar ödensin başka bir şey istemiyorum. Yarın öbür gün elektriği de keserler.” “Yok onu ödedim ben” “Nasıl?” “Nasıl olsa ben banyo yapmıyorum, yemek de yapamadığımıza göre dedim doğal gazı ödemedim, elektriği ödedim, sen de banyo yapmaya Özlem’e gidiver. Üşürsekte battaniyenin altına gireriz. Ya da sevişiriz artık ne yapalım?” “Sen manyak mısın ya? Özlem’e giderken vereceğim yol paralarıyla hamam açılır be! Beyimiz televizyon keyfi bozulmasın diye banyo özgürlüğümüzü aldı.” “Off bi sus atrık yaa..Bak Cumartesi sabahı seni brunch’a götüreceğim” “Ya ne hayalperest adamsın! Simitçiye gidemiyoruz! Off of...” “Şarkı bitti senin dır dırın bitmedi ha!”

Spacer
Spacer
 | 10 yorum var 
 | 21 Temmuz 2006 15:42 

Ben günde 8-10 fincan kahve içen biriyim.Eskiden bir kupaya bir tatlı kaşığı kahve koyardım,sonra bu miktar bir buçuk tatlı kaşığına çıktı.Son bir kaç haftadır farkediyorum ki iki tatlı kaşığı koymayınca o kahveden zevk alamıyorum. Bu hızla sizce kaç kaşığa kadar ilerlerim? Asıl sorumsa acaba bu bağımlılığın getirdiği bir sonuç mu? (Kahveye asla şeker,süt,tatlandırıcı v.s. koymam)

Spacer
Spacer
 | 2 yorum var 
 | 27 Haziran 2006 13:41 

Etiketler: , ,

belki anlamsız bir merak ama nedense hep ünlülerin gerçek isimleriyle ilgilenmişimdir.....İşte bulduğum bazı isimler:

Petek Dinçöz: Diğdem Ezgü
Mahsun Kırmızıgül: Abdullah Bazencir
Bülent Ersoy: Bülent Erkoç
Kibariye: Bahriye Tokmak
Serdar Gökhan: Nusret Ersöz
Ferdi Tayfur: Turhan Bayburt
Metin Erksan: İsmail Metin
Fikret Hakan: Bumin Gaffar Çıtanak
Aytaç Arman: Veysel İnce
Orhan Gencabay: Orhan Kencebay
Tolgahan: Mustafa Cingintaş
Banu Alkan: Renka Bronkavi
Kenan Pars: Kirkor Cezveciyan
Ahmet Özhan: Ahmet Şükrü Kadıöz
Doğuş: Orhan Baltacı
Müjde Ar: Kamile Suat Ebrem
Seda Sayan: Aysel Gürsaçer
Yaşar Kemal: Kemal Sadık Göğçeli
Muhterem Nur: Aysel Kısa
Yılmaz Güney: Yılmaz Pütün
Cüneyt Arkın: Fahrettin Cüreklibatur
Tarık Akan: Tarık Üregül
Sezen Aksu: Fatma Sezen Yıldırım
Serpil Çakmaklı: Serpil Dönmez
Sevda Ferdağ: Lütfiye Dumbul
Cahide Sonku: Cahide Serap
Perran Kutman: Perran Kanat
Ahu Tuğba: Tuğba Çetin
Deniz Akbulut: Mukaddes Akbulut
Engin Çağlar: Çağlan Övet
Ekrem Bora: Ekrem Şerifuçak
Ayhan Işık: Ayhan Işıyan
Gökhan Güney: Mehmet Yüceer
Asena: Onur Çakmak
Bulut Aras: Uğur Fidan

eklemek isteyecekleriniz vardır umarım....

Spacer
Spacer
 | 3 yorum var 
 | 29 Nisan 2006 03:59 

Şu anda evde üç-buçuk nesil kalıyoruz.Bizi özleyen anneannem, annem,ben ve kız kardeşlerim.Yalnız ben anneanneme taktım.Kadının gözünden hiç bir şey kaçmıyor.Bakın benim bazı sözlerime verdiği yanıtlar: *Bilgisayarım yetersiz dediğimde;
"git diz-üstü al" *Param yok ;
"git bankadan kredi iste" *Bana vermezler; "okulunu zamanında bitirseydin"
Bir başka diyalog: *ben bu yazarı beğenmiyorum;
"sen artık prefesör olmuşsun,kimseyi beğenmessin" *adam hakikaten yalan yanlış yazıyor;
"yalan mı söylüyorum kızım?"
Bir diyalog daha: *Anneanne bu danteli sen mi serdin buraya?;
"Beğenemedin mi?" *Yok canım güzel olmuş;
"Bana yaranmaya çalışma" *Anneanne niye öyle diyorsun?;
"Sus Aliye'yi izliyorum" *Biraz bende izleyeyim bari;
"Sen gidip çet mi çut mu onu yapsana!"
kısacası biraz afalladım..Anneannem Erdener Abi'ye dönüşmüş!

Spacer
Spacer
 | 0 yorum var 
 | 26 Nisan 2006 05:09 

İtiraf ediyorum. Erkek arkadaşımı kıskanıyorum. Ama bu kıskançlık sevgili kıskançlığı değil. Her ikimizide tiyatro oyunları yazıyoruz. daha doğrusu yazmaya çalışıyoruz. zaten böyle tanıştık desem herhalde klişeden kurtulamam. O zaman demediğimi varsayın. Herneyse. ben yıllardır yazıyorum. ama o daha üçüncü denemesinde oyununu sergileme şansını yakaladı. Hem de üç kere sergiledi. hatta yetmezmiş gibi devlet tiyatrolarından teklif aldı. bu da yetmezmiş gibi mayısın 19'una gün verdiler. Ee tüm bunlar yeter mi? Yetmez... Ankara'nın en büyük sahnesini verdiler...
Sonuç 1: onunla gurur duyuyorum
Sonuç 2: Provalar yoğunlaştığı için benimle ilgilenmiyor
Sonuç 3: Benim provaları izlememi istemiyor (Efendim benden korkuyormuş beğenmem diye...)
Sonuç 4: Sahne amiri sevgilime asılıyor
Sonuç 5: Ben bunalıma girmek üzereyim
Soru 1: hatalı mıyım?
Soru 2: Bu olanların üzerine yaşadıklarım doğal mı?
Soru 3: Kıskanmak ilkel bir duygu mu?
Soru 4: Benzeri bir şeyler yaşamışınız ve önerisi olanınız var mı?

Spacer
Spacer
 | 13 yorum var 
 | 24 Nisan 2006 21:54 

yorum yazdığım zaman hemen ekranda görebiliyorum,ama günlüğe yazı yazdığımda aynı çabukluğu göremiyorum.çabukluk bir yana yazım tamamen ortadan kayboluyor.nedenini merak ettim de?

Spacer
Spacer
 | 3 yorum var 
 | 24 Mart 2006 02:12 

Etiketler: , , , ,

neden herkez birbirinin kitap,cd ya da kaset arşivine göz dikmiş durumda?zaten zar zor alabildiğim cd ve kitaplarım daha ben okuyamadan ya da dinleyemeden ortadan kayboluyor.ve bir gün,ansızın hiç beklemediğim bir arkadaşımın evindeki raflardan birinden çıkıyor."senin olduğuna nasıl emin olabilirsin?"diye sorabilirsiniz.ama emin olmamam mümkün değil.çünkü hepsinde bu bana aittir diye bas bas bağıran el yazımla,aldığım günün tarihi ve o güne dair küçük bir not bulunuyor.bu samimi arkadaşlıktan doğan bir yüzsüzlük müdür?yoksa sadece edebsizlik midir?ayrıca çoğu arkadaşımla ne kitap zevkim ne de müzik zevkim uyuşmaz.buna rağmen bu durum hep başımaa geliyor.neden ben?neden?

Spacer
Spacer
 | 0 yorum var 
 | 24 Mart 2006 02:10 

bildirgec.org bölümleri
pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

yazar hakkında

deborahhh hakkında daha fazla bilgiyi profilinde bulabilirsiniz.

bildirgecinfo

bildirgec.org içeriği kullanıcıları tarafından üretilen kolektif bir blogdur.

network siteleri

RSS Dosyası
pillikutu